19 Ekim 2017 Perşembe

On Derin Ayak İzi - Lüset Kohen Fins


“Bir kitap okudum ve hayatım değiş(me)ti/di “ türünden bir kitap. Kitaplığımda uzun yıllardır okunmayı bekliyordu. Uzun ve yalnız yolculukların getirisi de bu oluyor,biriken kitapları azaltabiliyorsunuz.
Okunması rahat ve hızlı, kurgusal olduğundan dolayı da diğer kişisel gelişim kitaplarının sıkıcılığında değil.

1970 doğumlu Lüset Kohen Fins, 1997-2009 yılları arasında City Plus İstanbul dergisini yayınlamış,uzun yıllar İngilizce ve Türkçe makaleler yazmış.Ardından çalışmalarına New York’da devam etmiş ve NYC Food&Mood isimli bir şehir rehberi çıkartmış. 2010 yılında bu hızlı tempodan sıkılıp bir sinema okuluna kaydolmuş ve kurgu yazarlığına odaklanmış. 2013'de Uluslararası Harper Collins  Authonomy ödülünü alan On Derin Ayak İzi’ni İngilizce yazıp,Türkçe’ye gene kendi çevirmiş.

Zhuizm ve Wen Bao Zhu’nun mantraları da dahil kitapta geçenler tamamen kurgusal. Yaratılmış bir felsefi akım üzerinden tam bir şehir yaşamı hikayesi okuyoruz. Önceden olsa bana çok Amerikan gelecek hatta bunun için eleştirebileceğim çoğu şeyi artık kendi şehrimde, kendi insanlarımla yaşadığımdan kurgusal bir eleştiri yapmayacağım.Benzerlerini doya doya yaşıyoruz.
Şehir yaşamının oluşturduğu boşluk duygusunun nasıl kolayca başka sorunlara evrilebileceğine vakıf herkesin de dikkatini çeker diye düşünüyorum.

Herkes çok önemli,çok başarılı,çok güzel,çok yakışıklı,çok ünlü, çok beğenilen,çok kazanan,çok mutlu,çok eğlenen,çok gezen,çok inanan,çok vatan seven iken, bu şehrin büyük bir kısmının dini öğreti temelli toplantılara koşmasını diğer büyük bir kısmının da yoga salonlarını doldurmasını ; öte taraftan önemli insanlar tanımak için oradan oraya partileyenleri anlamak zor değil…

O yüzden gözümüzün içine 5 dakikadan fazla bakabilen insanlara sıkı sıkı sarılma ihtiyacı…..

18 Ekim 2017 Çarşamba

BATIK KREDİLER - PETROS MARKARİS


Daha önceki Markaris yazımda da belirtmiştim (burada) ,bu adam politik kurguyu kullanarak çok güzel politik roman yazıyor. Batık Krediler kulübün Eylül seçimlerinden biriydi.

“Banka soymak nedir ki,banka kurmanının yanında?”


Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sından alıntıyla başlayan hikaye  2010 yazı Atina’da geçiyor.Herkesin ekonomik krizi konuştuğu bir ortamda, Komiser Haritos çok sevdiği kızınının düğün telaşında. 

Maaş kesintileri,dar gelirlilerin bütçelerine vurulan darbe,kredi yolsuzlukları okurken bize yabancı değil. Zaten bizdeki skandallardan bir zaman sonra, önce Yunanistan sonra da İspanya’ya sıçrayan ekonomik yolsuzlukları böyle kurgulaması , ülkesini ve onu okuyanları çok iyi tanımasından kaynaklanıyor.

Haritos bu sefer böyle bir kriz ortamında öldürülen üç kişinin katilinin peşinde.Üstelik kurbanlar finans sektöründen ve halkın  canını yakmış kişiler. Haritos olayı çözmeye çalışırken Markaris de sistemin ne kadar çürümüş yanı varsa ortaya döküyor. 

Ancak benim favorim bu sefer karısı Adriani. Sınırlı bir bütçeyle evi döndürme çabaları tam annelerimizin yapacağı türden.Okurken içinizi ısıtıyor,gülümsetiyor… 

17 Ekim 2017 Salı

UNUTMA BENİ APARTMANI - NERMİN YILDIRIM




“Sadece yaşlanıp ölmekten değil, koskoca bir hayatı heba etmiş olmaktan da korkar olmuştum. O saatten sonra başıma gelebilecek en fena şey, hayatım boyunca yanlış yoldan yürümüş olduğumu görmek olacaktı.Oysa ben pişmanlıkları sevmem”... 
Bu kitaptan payıma düşen de bu cümleler oldu bu sefer.

Bir yazarı çok sevdim mi kitaplarını da arka arkaya okuyorum. Gittiğim son tatilde yanıma Unutma Beni Apartmanı’nı almıştım. Markaris’le beraber  bir o, bir diğeri hafta boyunca bana eşlik ettiler. Nermin Hanım ismiyle müsemma bu romanı yazmayı hakikatten Cihangir’de bu isimde bir apartmanı gördükten sonra karar vermiş.Kimler yaşamış,neden bu ismi koymuşlar,şimdi neredeler derken apartmana bir hikaye yazmış ve bunu da romanda kullanmış.Romanın fitilini ateşleyen de gene uzun zamandır görüşmediği annesinden aldığı bir telefon olmuş. Önü ardı kurgu da olsa kahramanımız Süreyya’nın da hikayesi kırküç yıldır görmediği annesinden aldıığı bir telefonla başlıyor.

Süreyya’nın iç dökmeleri çoğu kadının kendinde de bulacağı duygular.Sorguladığı aile kurumu,bağlılık,annelik ,kutsal bilinene karşı duruş,köksüzlükten beslenmek.Bölümler arasında annesi onu neden terk ettiğini anlatmaya çalışıyor. Başka bir kadın kendi hikayesini anlatırken  roman da 60’lardan başlayıp günümüze gelen bir zamana yayılmış oluyor ve siyasal hayat,ekonomik krizler,deprem, 11 Eylül daha pek çok şey  kurguyu çeşnilendiriyor.


Süreyya yazarlık serüveninde etrafındaki kişilerin hikayelerinden çok etkileniyor. Yarattığı karakterleri kurgularken çok sevdiği, etkilendiği yazarları da anıyor.Mesela Adalet Ağaoğlu’nun kahramanlarından Tezel ve Aysel çıkıyor karşımıza. Yazdığı kitapları kendi adıyla basmayıp NY adında başka birine teslim ediyor. Okuması keyifli bir Nermin Yıldırım kitabı daha...

24 Ağustos 2017 Perşembe

AEDEN - AZRA KOHEN

Azra Hanım Kitap Ağacı’na konuk olduğunda  Aeden’in çok yakında basılacağı haberini de vermişti. “Aslında her şey Aeden’i yazmak içindi. Ben bir kitap yazmak istedim,ancak önce okurları buna hazırlamam gerekiyordu.Fi,Çi ve Pi böyle ortaya çıktı“ demişti. O yüzden Aeden’i merak ediyordum,her ne kadar yorumlamam uzun sürse de çıkar çıkmaz okudum.

Çok beğenmeme rağmen ilk olarak şunu söyleyebilirim;kitabı gereksiz uzatılmış buldum. Bu yayınevinin isteği miydi bilemiyorum ancak bi 100-150 sayfa daha kısa olabilir,yazar tekrar tekrar aynı şeyleri söylemekten kaçınabilirdi. Öte taraftan evet beğendim çünkü Azra Kohen’in dert edindiklerini aktarmadaki ustalığını zaten çok seviyorum. Aeden’de de bize konuşmaya geldiğinde bahsettiği konuları kurgulamış. (Burada uzun uzun anlatmıştım.)

Bizim için ütopik bir gezegen olan  Aeden’de aşkın olan,tamamlanmış İNSAN’lar yaşıyor. Kendi potansiyellerinde yaşadıkları doğa ve diğer canlılarla yani diğer yaşam enerjileriyle muhteşem bir uyum içindeler. Potansiyellerini sonuna kadar kullanabildiklerinden bedenleri ve zihinleri de çok çok üstün. Sonje ve Numi bu sebeple dünyaya geldiklerinde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. Karşılaştıkları İNSANSI’ların birbirlerine ve yaşama karşı gösterdiği kötücülükler karşısında dehşete düşüyorlar.  Bunların içinde az buçuk duyarlı olan herkesin isyan ettiği hayvan deneyleri, çocuk istismarı,büyük petrol ve ilaç şirketleri,silah satışını pompalamak için fakir ülkeleri terörize eden dev şirketler,manipülasyonlar var. Pırlanta gibi büyük bir enerji kaynağını sadece kendimizi süslemek için kullanmamız zihinsel olarak ne kadar ham olduğumuzun en büyük göstergesi. Sonje ve Numi’nin hikayesi de insan yaşamının değişmesi,gelişmesi yönünde bir mücadele hikayesi.

Kitapta dendiği gibi “İnsan doğulmuyor,insan olunuyor”.

Nasıl insan olacağımızı da seçimlerimiz ve olaylar karşısındaki duruşumuz belirliyor. Sisteme hizmet etmemek günümüzde çok zor.İdeolojimiz ne kadar sağlam olursa olsun her yandan sarıp sarmalandığımız köleleştirme politikalarını maalesef düşündüğümüz gibi devletler yönetmiyor.Onlar sadece dev kapitalist şirketlerin/oluşumların daha çok para kazanmasını sağlayan aracılar.Sabah akşam kullandığımız diş macunlarıyla beynimizi kontrol eden, çocuklarımızın eline verdiğimiz masum bir çikolata paketiyle onları zehirleyen ,içtiğimiz sudan hasta edip sonra ilaç satan, yüzümüze süreceğimiz bir krem için yüzlerce masum hayvanı öldüren bu zihniyetin artık sınırı da yok.Her yerdeler. Bilinçli olarak kendi dişisine,yavrusuna zarar veren tek türüz. Neyimiz üstün diğer canlılardan. Kötüye kullanılan zekanın bu evrene ne faydası var.Diğer yaşamların bize hizmet etmek zorunda olduğu kibrinden kurtulup,biraz da bu açıdan bakmak lazım.
Bu fotoğrafı çektiğimde Leyla hamileydi.Sonra üç tane dünya tatlısı yavrumuz oldu.Şimdi Cavidan Hanım ve Mösyö Marcel'le de bizimle. 

14 Temmuz 2017 Cuma

PETROS MARKARİS - ATİNA POLİSİYESİ



Güzel haber sonunda geldi. Sahaflardan cımbızla topladığımız Markaris kitaplarından üçünü Can Yayınları tekrar bastı. 1937 Heybeliada doğumlu Yunanlı yazarın yarattığı karakter dedektif Kostas Haritos yazarın kendi deyimiyle Akdeniz ülkelerindeki ortak polisiye kültürünün bir ürünü


Ailesinin ticaret okuması için Viyana gönderdiği Petros Markaris orada aradığı özgürlüğü bulur. Tiyatrolardan çok etkilenir ve oyun yazmaya başlar.Teodoros Angelepulos’la tanıştıktan sonra onun senaristliğini yapmaya başlar.Sonrasında Bir Cinayetin Anatomisi’ni yazar ve dizi üç yıl boyunca herkesi ekrana kilitler. Polisiye kurguya eğilmişken arka arkaya romanlar gelmeye başlar. Gece Bülteni ve Kostas Haritos karakteri ilgi görünce arkasından Alan  Savunması’nı yazar.


Haritos’un bu kadar sempatik bulunup sevilmesinde şüphesiz insan yönlerinin ağır basması.var. Yazar ondan bir süper kahraman yaratmamış. Sözlük okuma merakı var. Albaylar cuntası sırasında polis okulunu bitirmiş, ilk göreve başladığı yerlerde işkencelere tanık olmuş , yirmi yılda ancak yükselebilmiş bir cinayet masası dedektifi. Biraz eski kafalı kendine göre doğruları var. Yozlaşmış sisteme karşı çıkıyor fakat gerektiğinde kendisi de rüşvet vermeye razı olabiliyor. Eşiyle sürekli didişip, küsüyorlar.Karısı Adriani domates dolması  yaptığında da barışıyorlar. Selanik Üniversitesinde hukuk okuyan bir kızı var.Kızına çok düşkün.

Alan Savunması yazarın ikinci kitabı ancak ben ilk önce onu okumuştum. O kadar tanıdık ve bizden bir hikayeydi ki Haritos’u sevmemek mümkün değildi J Yıllardır tatile çıkmadıkları için karısının söylenmelerine daha fazla dayanamayan dedektif, baldızının adadaki evinde tatil yapmaya razı olur. Ancak adada meydana gelen deprem, gömülü olan bir cesedi ortaya çıkarınca kimliği belirsiz cesedi Atina’ya götürüp cinayet üzerinde çalışmak Haritos’a kalır. Araştırması derinleştikçe de  üçüncü lig takımları, politikacılar,medya,emniyet bürokrasisi ve daha pek çok şey kirli bir sarmal olarak etrafını sarar.


Gece Bülteni’ni son Yunanistan seyahatimde yanımda götürmüştüm. Arnavut göçmeni bir çiftin öldürülmesini araştıran Haritos  ortaya çıkan bağlantılarla gene ilginç bir Atina Polisiyesi okutuyor bize.
Romanlar kadar ilginç olan Petros Markaris’in bu kitapları yazıp yayınladıktan sonra patlayan skandallar olmuş.Gece Bülteni’nden sonra Balkanlar’daki çocuk kaçakçılığı , Alan Savunması’ndan sonra ise üçüncü lig takımları üzerinden kara para aklayan mafya ile ilgili haberler uzun süre gündeme taşınmış. Bence Markaris polisiye kurguyu kullanarak bal gibi politik roman yazıyor.Çok da güzel yazıyor…
Umarım en kısa zamanda konusu İstabul’da geçen ve daha önce Eskiden Çok Eskiden olarak çevrilen Dadı da basılır. Bu kitabın da sahaf fiyatları ne yazık ki çok yüksek…

22 Mayıs 2017 Pazartesi

GATACA - FRANCK THILLIEZ

“Üç beyin teorisi;insan beyninin evriminin bin yıllar zarfında üç aşamada gerçekleştiği düşüncesine dayanır. Üç ardışık beyin yapısı,bir anlamda kaymak tabakaları gibi üst üste binerek bugünkü büyük akıllı ve başarılı beynimizi oluşturmuştur.Bu aynı zamanda ilk primatlardan bu yana kafatası hacminin artışını da açıklıyor.Birincisi canlı türlerinin çoğunda ortak ve en eski olan şu meşhur sürüngen beyin.Kafatasının derinliklerinde gayet iyi korunduğundan sarsıntılara en dirençli beyinsel yapı da o mesela.Beslenme,uyku,üreme gibi temel ihtiyaçları tatmin ederek hayatta kalmamızı sağlıyor.Nefret,korku,şiddet gibi bazı ilkel davranışlardan da sorumlu.
İkinci beyin,limbik sistem esas itibariyle hafıza ve duyguları idare ediyor.
En yeni olan ve neokorteks adı verilen üçüncüyse,dış tabakalarda yer alıyor ve dil,sanat,kültür gibi entelektüel becerilerle ilgileniyor.Düşünceyi ve bilinci oluşturuyor.”

E-Sendromu’nun devamına duyduğum merakla hemen arkasından GATACA’yı da okudum.Eğer ki genetiğe ve bilime ilginiz varsa polisiye olay örgüsüyle harmanlanmış bu iki kitabı kesinlikle atlamayın.

G A T C dizisi yani grosso modo, insan genomunun 1 numaralı kromozomundaki ilk 30000 nükleodi temsil ediyor. Dizilimler zaten çok ilginç şöyle ki ; hücrelerimizden tek bir tanesinin DNA’sını oluşturan 46 kromozom uç uca eklense insan boyunda bir DNA ipliği ortaya çıkıyor ama insan vücudundaki bütün hücrelere aynı şey uygulandığı takdirde yaklaşık bir milyar beş yüz milyon km’lik bir uzunluk söz konusu oluyor yani tek bir kişi için Güneş ile Satürn arasındaki mesafe kadar.


Öte taraftan başka bir ilginç konu Neandertel’lerin yok oluşu.Kromanyon tarafından ( -ki bu şiddete daha yatkın olan bizler oluyoruz) soykırıma uğradığı tezi. 
Bu ve bunun gibi çok değişik bilgiler de içeren şahane bir konusu var.Henebelle ve Şarko gene birlikte…

30 Nisan 2017 Pazar

DOKUNMADAN - NERMİN YILDIRIM

Unutma Dersleri'ni çok beğenince vakit kaybetmeden yazarın son kitabı Dokunmadan’ı okudum. Beni gene hayal kırıklığına uğratmadı. Ölüm gibi son derece tatsız bir konuyu bile böyle komik anlatabilecek bir zekaya sahip olmak herkesin harcı değil.

Adalet öleceğini öğrendiğinde geçmişiyle hesaplaşmak,günahlarıyla yüzleşmek ister.İlk hatırladığı günahı mahalleden Mazlum’un elinden oyuncağını almasıdır. 20 yıl sonra Mazlum'u bulmak ve oyuncağı ona geri vermek için yola çıkar.


Nermin Yıldırım Dokunmadan’da dokundura dokundura insanların kabuk bağlamış yaralarını,insan ve memleket hallerini anlatmış.Gene hem hüzünlü, hem neşeli, hem komik okuması çok keyifli bir hikaye çıkmış ortaya.